HALÂL VE HARÂM
This translation is its translator’s, not Sabīl’s. It is shown as its source gives it, as a text of its own under each book with the translator’s own headings: it does not stand line for line beside the Arabic, and it keeps the faults of the copy it was read from. Sabīl has not checked it against the Arabic, and no scholar has reviewed it.
Translated by Ali Arslan (the file says it was arranged on the basis of his translation)İhyâ-i Ulûmi'd-DînRead from islamilimleri.comtaken 2026-10-21
What the source says of it: The file's last line: "KAYNAK: Ali Arslan'ın Tercümesi esas alınarak düzenleme yapılmıştır." It names no publisher, editor or year of its own, and its text carries the misreadings of a scanned copy.
Giriş
İnsanları yumuşak ve kurumuş çamurdan yaratıp, sonra en güzel ve en mutedil bir surette meydana getiren Allah'a hamd olsun!
O Allah ki, daha sonra insanoğlunu, ters ile kan arasından süzüp çıkarttığı tatlı ve soğuk su gibi bir süt ile gıdalandırmıştır. Daha sonra onu temiz ve helâl rızıkla zayıflık ve fersûdelikten korumuş; düşmanı olan şehvetini saldırganlık ve hücumdan alıkoymuştur. O şehveti insanoğluna farz kıldığı helâl rızık talebiyle zapt u rapt altına almış, onu kırmak suretiyle de insanoğlunu idlâl ve ifsâd etmek için fırsat kollayan şeytanın ordusunu hezimete uğratmıştır. Şeytan Âdem oğlu'nun damarlarında kanın cereyan etmesi gibi cereyan etmektedir. Helâl rızkın zorluk ve galebesiyle Allahü teâlâ cereyan yollarını ve fırsatını şeytan için daraltmış ve zorlaştırmıştır; zira şeytanı, damarların derinliklerine götüren rehber, galebe ve başıboşluğa meyyal bulunan şehvetten başka birşey değildir. Bu bakımdan şehvet, helâl rızık elde etme gemiyle gemlendiği zaman, şeytan mahrum olarak yerinde sayar. Artık onun yardımcısı kalmaz.
Salât ve selâm, dalâletten hidayete götüren Hazret-i Peygamber'e ve âline olsun!
İbn Mes'ûd'un rivâyet ettiğine göre, Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:
Helâli talep etmek ve aramak her müslüman için farzdır. 1
Farzlar arasında anlaşılması en zor olan, yapılması âzalara en ağır gelen farz, işte bu farzdır. Bunun içindir ki bu farz, vazifeden, ilmen ve amelen tamamen ortadan kaldırılmış bulunuyor. Bu farizanın ilmi muğlâk olduğundan amelî kısmının da yok olmasına sebep olmuştur. Zira cahiller artık helâlin yok, helâle vardıran yollarınsa kapalı olduğunu ve helâl olarak yalnızca tatlı su ile sahipsiz sahralarda biten otların kaldığını zannetmişlerdir. Bunun dışında kalan ne varsa zâlim ellerle kirlenmiş ve fâsık muamelelerle ifsad olmuştur. Bu bakımdan bitkilerle kanaat etmek zorlaştığında haram olanlarda biraz daha geniş (müsamahakâr) davranmaktan başka çare kalmaz. Böylece bu cahiller dinin bu esasını temelinden söküp atmışlardır. Onlar mallar arasındaki ayırımı idrâk etmekten âcizdirler. Bunların bu zanları hakikatten çok uzaktır.
Zira helâl de, haram da apaçık bilinmektedir. Bunların arasında (birçok kimse tarafından bilinmeyen) şüpheli emirler vardır. Durum ne olursa olsun, bu üç şey daima ayrılmaz bir şekilde yürüyeceklerdir. Fakat yukarıda izah edilen zan, kötü bir bid'attır. Dindeki zararı umumî ve halk arasına saçılan kıvılcımları tahripkâr olduğundan, helâl, haram ve şüpheli arasındaki farkı irşad suretiyle bu bid'atın çirkin yüzünü göstermek ve maskesini yırtmak farz olmuştur. Hem de bu maske tahkik ve izâhı yapılmak suretiyle yırtılmalıdır. Zira bu hususların ayırt edilmesindeki darlık ve hassasiyet, onu imkân dairesinden çıkarmaz. (Yani bunu idrâk etmek zor da olsa mümkündür) . Biz bunu yedi bölümde izaha çalışacağız:
Birinci Bölüm: Helâl rızkın aranmasının fazileti, haramın kötülenmesi ve helâl ile haramın dereceleri İkinci Bölüm: Şüphelilerin mertebeleri, şüpheli şeylerin kaynakları ve bunları helâl ile haramdan ayırmak Üçüncü Bölüm: Tetkik, sarma, hücum etme ve ihmalkârlığın helâl ve haramdaki yerleri Dördüncü Bölüm: Tevbe eden kimsenin, malî zulümlerden nasıl kurtulabileceği Beşinci Bölüm: Sultanların verdiği maaş ve hediyelerle bunların helâl ve haram olan kısımları Altıncı Bölüm: Sultanların meclislerinde bulunmak ve onlarla oturup kalkmak
Yedinci bölüm: Çeşitli meseleler
1) Zekât bölümünde geçmişti.
Helâlin Fazileti Haramın Rezaleti, Helâlin Beyânı ve Dereceleri, Haramın Beyânı Helâlin Fazileti Haramın Rezaleti, Helâlin Beyânı ve Dereceleri, Haramın Beyânı ve Bu Husustaki Takvânın Dereceleri
Âyet-i Kerîmeler
Ey Rasûller! Helâl şeylerden yeyiniz ve salih ameller işleyiniz! (Mü'minûn/51)
Bu ayette salih amelden önce helâlinden yenmesi emredilmiştir. Salih amelden gayenin helâlinden yemek olduğunu söyleyenler de vardır.
Aranızda birbirinizin mallarını, (hırsızlık, kumar ve gasb gibi) haksız sebeplerle yemeyin! (Bakara/188)
Yetimlerin mallarını zulmen (haksız olarak) yiyenler karınlarına ancak ateş doldururlar. (Nisâ/10)
Ey Mü'minler! Allah'tan korkun! Eğer gerçek Mü'minler iseniz (cahiliyede işlediğiniz) faiz hesabından arta kalanı bırakın; (almayın) ! (Bakara/278)
Böyle yapmazsanız (bu faizi bırakmazsanız) , Allah'a ve peygamberine karşı savaşa girdiğinizi bilin! (Bakara/279)
Eğer faiz (den vazgeçer de) tevbe ederseniz (ana paranız) sizindir ve böylece ne zulmetmiş ve ne de zulme uğramış olursunuz. (Bakara/279)
Kim (haram olan bu ribayı helâl diye yemeye ve faizciliğe geri) dönerse, işte onlar cehennemliktirler ve orada ebedî kalacaklardır. (Bakara/275)
Görülüyor ki, Allahü teâlâ, önce faiz yiyen kimseyi kendisine ve Râsûlü'ne karşı harbetmekle vasıflandırıyor ve sonra da faiz yemekte ısrar edenleri ateşe mâruz bırakıyor. Helâl ve haram hakkındaki ayetler sayılamayacak kadar çoktur.
Hadîsler
İbn Mes'ûd, Hazret-i Peygamber'den şöyle rivâyet etmiştir:
Helâli talep etmek ve aramak her müslümana farzdır! Hazret-i Peygamber başka bir hadîslerinde de şöyle buyurmuştur:
İlmi talep etmek ve aramak her müslümana farzdır.
Hadîs âlimlerinin bir kısmı, bu hadîsî şöyle te'vil etmişlerdir: 'Arayıp elde edilmesi her müslümana farz olan ilimden gaye; helâl ve haramı bildiren ilimdir'. Böylece bu âlimler, bu iki hadîsin hedefini bir saymaktadırlar.
Hazret-i Peygamber yine bu hususta şöyle buyurmaktadır:
Çoluk çocuğunun nafakasını helâlinden temin etmek için çırpınan kimse, Allah yolunda cihad eden kimse gibidir, iffetini koruyarak dünyayı helâlinden elde etmeye çalışan kimse de şehidler derecesinde olur. 2
Kim kırk gün helâl rızık yerse, Allahü teâlâ onun kalbini nûrlandırır ve kalbindeki hikmet pınarlarını fışkırtarak dilinden akıtır. 3
Diğer bir rivâyette de Allahü teâlâ böyle bir kimseyi dünyada zâhid kılar' buyurulmuştur. Sa'd b. Ebî Vakkas 'Ya Rasûlallah! Dua et de Allah dualarımı kabul eylesin' diye dua talebinde bulunduğu zaman, Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:
Helâlinden ye! Böyle yaptığın takdirde duan kabul olunur. 4
Hazret-i Peygamber, dünyaya pek düşkün olan kimseyi kötülerken şöyle buyurmuştur:
Saçı sakalı birbirine karışmış, rengi solmuş, bir yerden diğer bir yere kovulup duran; yiyeceği ve giyeceği haram olan ve haram ile gıdalanan kimseler vardır ki ellerini kaldırarak 'Yâ rabbî! Yâ rabbî diye dua ederler. Böyle bir kimsenin duası nasıl kabul olunur?5
İbn-i Abbâs'ın Hazret-i Peygamber'den rivâyet ettiği bir hadîste şöyle buyurulmuştur:
Allah'ın Kudüs-ü Şerif üzerinde duran bir meleği vardır. Bu melek her gece şöyle bağırır: 'Kim haram yemişse onun ne sarfı (farzı) ve ne de adli (nafilesi) kabul olunur'. 6
Hadîsteki 'sarf kelimesinin 'nafile ibadet', 'adl' kelimesinin ise 'farz' demek olduğu da söylenilmiştir.
Kim içerisinde haramdan gelen bir dirhemin de bulunduğu on dirheme bir elbise satın alırsa, sırtında o elbiseden birşey kaldıkça Allah onun hiçbir namazını kabul etmez. 7
Haramdan oluşan et için ateş herşeyden daha evlâdır. 8
Kim malı nereden kazandığına önem vermezse, Allahü teâlâ da onu cehenneme nereden sokacağına önem vermez. 9
Text fromOpenITICC BY-NC-SA 4.0Shamela 9472taken 2026-10-21
This is the Arabic text of al-Ghazālī’s Iḥyāʾ ʿUlūm al-Dīn as the OpenITI corpus has it, from Shamela’s copy of the Dār al-Maʿrifa edition. Nobody has compared it with the printed book or a manuscript, and no scholar has reviewed it. The corpus says that in some pages a part of the text is missing and that the editor’s footnotes are mixed with the text; both are shown as they stand. The pages of the printed edition are marked where they end. The translations are their translators’, each read from the copy named with it and shown as a text of its own under each book, with its own headings: none is set line for line against the Arabic, Karim’s English abridges the book as its translator says, and each keeps the faults of the copy it was read from. Sabīl has translated nothing, has not checked any translation against the Arabic, and no scholar has reviewed one.